İYİ İNSANLAR

Bugün bir cümle okudum.

“Türkiye’deki en temel iletişim sorunlarından biri, zarif davrandığınız zaman insanların sizi zayıf sanmasıdır.” Diyordu.


Evet, biz toplum olarak öyle bir hale geldik ki; Tebessüm etmekle sırıtmayı, ciddi olmakla somurtmayı birbirine karıştırmaya başladık. Bakışlarımız, bakış açılarımız bizi doğru düşünebilme kabiliyetinden alıkoydu.


ALLAH herkesi insan olarak yarattı, fakat insan olarak kalmayı kişinin kendine bıraktı. İnsanın yaradılışında olması gereken vicdan, izan gibi şeylerde de insanlar kendilerini yoksullaştırdı.
İnsanlar kendilerine bakmayı o kadar çabuk unuttular ki. İyilik acizlik, kötülük bir güç skalası oldu.
İçimizdeki iyilik pınarlarını tek tek kuruttuk. İyiliğin aptallık, güler yüzün şımarıklık olduğuna inanmaya başladık. Doğru bakamayınca hiç doğru göremedik.


Her insanın öğretisi, bilgisi, görgüsü, düşüncesi farklı olabilir. Sizin gibi bakmayabilir hayatın gerçeklerine. Belki sizin için normal görünen, onun için kabalık sayılabilir. Belki de size karşı kibar oluyordur. Niçin size gösterilen kibarlığı hak etmediğinizi düşünerek onu acizlikle suçluyorsunuz?
Neden biliyor musunuz? Küp içindekini sızdırır dışına. İçinde iyilik, güzellik, kibarlık vs. kırıntıları olmayanlara çok yabancı, çok iğreti gelir bu incelikler. Her insan, sahip olduğu duygu ve düşüncesine göre değerlendirir karşısındakini. Anonim bir söz vardır “Ne umarsın bacından, bacın ölür acından.” Kişinin içinde yoksa nezaket, nasıl bilir zarafet.


Sadece aynı dille konuşmak değil, aynı gönlü paylaşmakla olur iletişim. Sıkça kullandığım bir sözüm vardır. İletişim bir sanattır, yerinde kullanırsan seni uçuran bir kanattır.

İyi insanları aptal zannetmeyin olur mu?

YARIM KALAN DUYGULAR

Gece saat 3, günün en sessiz zamanı. Günün ışıltılı yorgunluğu, yerini dinlenmeye bırakmış. Gündüzün yorgunluğunu alan o derin uykunun vakti. Her şey uyuyor. Belki de güzel rüyalar görüyorlardır.
Herkes sakin ve sessiz. Pencerenin önüne sessizce yaklaşıp perdenin arkasına sığınıyorum. Aslında korkuyorum. Issız bir manzaranın karşında, her gün aynı saatte başlıyor gece. Tüm büyüyü bozan bir kıpırdanmayla, yolun karşısında hareketlenmelerin başladığını izliyorum. Bir tarafımda derin bir korku, diğer tarafımda tarif edemediğim bir heyecan.

Eski Man marka kamyonları bilir misiniz? İşte onların uzun kasalılarından. Sessizliği, egzozundan çıkan gürültüyle yırtıyor. Geceye ben geldim mesajı veriyordu.
Kamyonun park ettiği yol ile aramızda büyük bir tarla ve ikinci bir yol vardı. Sanki olanı biteni izlemeliyim, farkında olmalıyım her şeyin. Bakmayın farkındalık anlayışıma, yaşım daha altı veya yedi. Demek ki bazı şeyler, yaşın ipoteği altında olmuyor.

Kamyonun park etmesinin ardından, yavaş yavaş kalabalıklaşan bir ortam oluşuyor. İlk gün çok merak etmiştim bu kadar insan neden gecenin bu saatinde geldi, kim bunlar? Her gün aynı manzara, ben yine perdenin arkasındayım. Beni görmüyorlardı, ama ben onların hareketlerini çocuk ruhunun bana verdiği cesaretle, korkarak izliyordum. Haftalarca izledim. Meraklı bekleyişim fazla uzun sürmedi. Fazla değil, 15 dakika sonra; tak, tak, tak tak tak… Kulağı tırmalayan, yüreğe korku veren, ne kötü sesler.

Ben, gökkuşağını sadece yağmurun ardından açan, güneşin ışıkları zannederdim. Meğer, gece karanlığında silahlar eşliğinde de olabiliyormuş. Bu sayede, bunu da öğrenmiş oldum. Korkumdan gözlerimi kırpabildim mi hatırlamıyorum. Bir duvarın arkasında, hiçbir şeyi kaçırmadan tüm olanı biteni izlemeye çalışırken, acaba soluğumun sessizliği korkutmuş olabilir mi beni? Hem korkuyordum hem merakıma yenik düşüyordum. Hatırlıyorum yaşanan tüm detayları. Hatırladıkça, yaşadığım o anlar gözümün önünde yeniden tekrar ediyormuş gibi acı veriyor.

Şafak sökene kadar devam eden bu durum, karanlığın yerini aydınlığa terk etmesiyle birlikte son buluyor, sabaha kadar yaşanan hengamenin izleri yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Güneşin doğmasıyla yarasaların yuvalarına çekilmesi gibi, herkes bir anda kayboluyordu.
Onların kaybolup gitmesi bendeki izleri de alıp gitmiyordu. İnsan çocukluğunda yaşadığı hiçbir şeyi kolaylıkla unutmuyor. Ya bir tebessümle ya da bir buruklukla hatırlıyor.
Düşünmeden edemiyorum. Sabaha kadar camın önünde ayakta ve soğukta nasıl beklemişim, canımın hiç kıymeti yokmuş gibi. Belki de yoktu. Çok düşündüm biliyor musunuz? Beni hiç merak eden olmamış. Acaba ben buna nasıl dayandım, çocukken bunları akıl edemiyorsunuz. Sabaha kadar zamanınız böyle geçiyor ve sabah okula gitmeniz gerekiyor. Tabii gidebilirseniz. Ne zor günlerdi. Bunları hatırladıkça gözüm yaşarıyor.

O zamanlarda acaba her yer, herkes mi böyle diye düşünürdüm. Gerçi farklı yerleri görme imkânımız hiç olmadı ama, merak işte. Biz sokakta bile rahat oyun oynayamazdık ki, başka yerlere gidelim, başka insanlar tanıyalım. Sonra öğrendim başka yerleri de başka insanların hayatlarını da. Başka dünyalar ve başka insanlar tanıdım, sıcacık sevgi yorganının altında, güvenli ve huzurlu bir çocukluk geçirmişler.
Ya ben? Kalabalıkların arasında hep yalnız yaşamışım. Ne kıskanılacak bir hayatım olmuş ne de kıskanabileceğim tanıdıklarım. Şikâyet etmiyorum, sadece dertlenip hüzünleniyorum. Ne yapalım, bizim nasipte buymuş. Herkesin canı sağ olsun.

ARAYIŞLARIM

Yıkıp gitmek istiyorum tüm tabularımı, tüm hayallerimi.
Çıkıp gitmek istiyorum kabul edilemediğim bu hayatın, derin dünyalarından. Sığınmaya, tutunmaya çalıştığımız kalpler mi güvenli, yoksa aydınlık dünya mı? Yaşarken öğreniyoruz bütün bunları. Bir yaşamın içine doğuyoruz. Tabi yaşadıklarımız kader mi, keder mi? Onu da bilemiyoruz. Yoruldum. İstemiyorum artık beni ve hiç kimseyi.

Yalanın, tespih tanelerinin huşu ile çekilmesi gibi söylendiği bu dünya, bana dar geliyor. Nefesimi kesiyor yapmacık davranışlar. Ruhumu sıkıyor kalbini putlaştırmış sahte insanlar.
Nefesim, ciğerlerimi delercesine soğuk dokunuşlarıyla vuruyor kalbime. Kalmadı kalbimde bir sıcaklık. Üşüyorum ve korkuyorum. Bakınıyorum etrafıma boşluktan seslenircesine. Her bakış kayboluşumu resmediyor bana.
Korkuyorum artık her nefesten, şaşırtmıyor beni hiçbir söz. Şaşırmıyorum insanların duygu depremcisi olduklarına. Güven duvarlarının altında kaldım. Ne atacağım imdat çığlıklarını ne de altında kalıp beklerken yıkılan kalbimin acısını hissetmeyecekler. Duymayacaklar beni sahte insanlar.
Sessizliğimin ve çaresizliğimin, ayazda kalmış kuruluğunu gözyaşlarım ile ıslatmak istiyorum.
Evet. Ağlamak istiyorum bu halime. Hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum. Gözyaşlarım kalbimi yumuşatsın, nefesime soluk olsun istiyorum. Yüreğimdeki tarifsiz acıyı yıkasın istiyorum.
Bir sağanak gibi dökülmek istiyorum. Köşeme çekilip sessizce hıçkırıklara boğulmak istiyorum.
Üzülemiyorum biliyor musunuz? Kalbim donmuş, yüzüm solmuş, gözyaşım kurumuş. Dilim lal olmuş. Sözlerim sarhoş. Konuşsam da konuşmasam da boş.

Aslında neye üzüleceğimi, neden üzüleceğimi bilmiyorum. Kendimi yuvasız kalmış bir kuşun çırpınışlarında hissediyorum. Neye, nereye sığınsam, bilemiyorum. Diyorum ki; duygularıyla kalbimde oluşturdukları harabenin yıkık duvarları arasına mı sığınayım, sözleriyle zedeledikleri güvene, öze mi sığınayım? Kaldı mı benim için sığınabileceğim bir çatı.
Kaçmak istiyorum, yalanın ibadet olmadığı yerlere. Çekip gitmek istiyorum naylon duyguların bir çift yüzü, sayısız sahte bakışlara dönüştürdüğü yerlerden.
Sahi, sahte duyguların duvarları arasında kendimize sahici bir dünyayı nasıl kurduk. Nasıl yaptık biz bunu kendimize? Bulamadık değil mi sığınılacak yerler.
Sevginin sahte, aşkın yavan olduğu bu güven çöplüğünde nasıl kaldık? Her maskenin arkasında kalan yapmacık yaşamların, bizim hayatımızı bir tuvale çizer gibi çizmesine niçin izin verdik?
Kaybolduk bu ışıltılı dünyanın sahte gülüşleri arasında. Bu dünyanın düzenine ayak uydurup tüm ışıltıyı gasp eden, bu ışığı herkese çok göreni, ben görmek istemiyorum.
Sığınamadığım, sığmadığım ne kalplerde ne de başka yerlerde olmak istemiyorum.
Tek sığınabileceğim kalbim kaldı. Onu da soldurmayın diyorum.

Aşk

Bir bilinmezin görünmezisin sen,
Kimi zaman yürek yakan kimi zaman kalbe akansın sen,
Hasretin duygulardaki sesi,
Kalbin ince sızısı, beklentilerin acısısın sen.

Üstüne yazılar, şiirler yazılsa da,
Söylenenler yüreklere dokunsa da,
Hasretin yürekler dağlasa da,
Vuslatta sona eren bir duygusun sen.

Aşk, evet sen aşk…

Toprak

Bilgi ile ilmek ilmek dokumalı beyinleri.
Kazımalı beyinden, o taşlaşmış kibirleri.
Yükü bilgi olmalı insanın, kökü toprak.
Bir rüzgâr eserde, kalır mı yaprak.

Toprak tevazu ile serildi yere.
Ondaki bilgi geldi hep dile,
İnsanda ondandı, vurmadı yüze.
Bundan sonra, gerek kalmadı söze.

Işık

Bir mum ışığı aydınlığındayım.
Yaklaşsam kararacak,
Uzaklaşsam kaybolacak.
Bir hayal eksenindeyim.
Düşünsem yaklaşacak,
Unutsam kaybolacak.

Haykırış

Yağmur yağsa da ıslatmaz tenimi,
Ne kadar haykırsam da kesmez sesimi.
Bir yokluğun içinde kaybolan beni,
Ecelden başkası kesemez nefesimi.

Kader mi?

Bir hayal perdesindedir insan,
Sahne boş, seyirci kalabalık.
Kader diye yazılmıştır senaryo,
Alkışta yok hüsranda, hepsi tiyatro.

Yaşananlar mı senaryoda, yoksa hayallerimiz mi?
Yaşadıklarımız mı kader, yoksa yaşayacaklarımız mı?
Aslında kolayımıza geldiği gibi, hepsi kader.
Hayat dediğin, çırpınıp çabalasan da yaşadığındır kader.

EVİN NERESİ?

Bütün canlılar ne kadar muhtaç değil mi? Doğduğun bu dünyada gökyüzü örtün olmuyor. Yeme, içme, arada birçok ihtiyacın yanında barınma da en önemli ihtiyaçlar arasına giriveriyor.

Senin evin neresi? Üstünde çatısı olan bir dört duvar mı? Yoksa evin, huzur içinde kalabildiğin bir yer mi?

Ev dediğin seni örtmeli, huzurun esintisini ruhuna üflemeli. Ev dediğin seni kendine çekmeli, içinde tutmalı.

Peki neresi olmalı ev denilen alan? Ev, bir kalp mi, sıcak bir ana kucağımı, yoksa huzurlu bir çevre mi? Hakikaten evin neresi?

Baba evi insanın başlangıç ayarlarının temel ifadesidir. İnsanın dönüp dolaşıp her zaman özlemle yad ettiği baba evi, gerçekten herkes için aynı değer ve seviyede midir?

Önce, çocukluğumuzun sıcacık sığınağı ana kucağıydı evimiz. Sonra kendimize korunaklı çatılar gibi gördüğümüz sıcacık kalpleri ve bizlere açılan o kocaman kucağı evimiz zannettik.

Aslında çocukluğumuzdan bu yana, hep evimizin nerede olduğunu aradık.

Bir yerim acırken beni kucaklayan o kollar dedik, ağlarken gözyaşımızı silen o şefkatli eller dedik, duygularımızı yüreğinde paklayan kalpler dedik. Bulamadık.

Her arayış yeni alanlar sundu bizlere. Aramaktan ne biz yorulduk ne de aranan kendini hediye etti bizlere. Hayatımız hep bizden kaçtı, biz de onu kovalayarak koştuk. Evet hep koştuk, koştuk ama nafile.

İçimizi ısıtan bir sevgi oluverdi evimiz. Bizi her şeyimizle kabul eden bir kalp oluverdi. Belki de bizi dış dünyanın olumsuz koşullarından koruyan bir beton örgüsü oluverdi evimiz.

Yoksa biz evin ne olduğunu daha tam anlayamamış birer kâşif miyiz? Arayışlarımız hep bir kısır döngü ekseninde.

Tanımlayamadığımız duyguların bize ne anlatmak istediğini acaba bilemedik mi? Yoksa duygularımız bizi aldattı mı? Yoksa biz hayata objektif bakamadık da gerçek dünyanın sanal aleminde mi aradık her şeyi.

Evimiz neresi? İnsanın evi nerededir?

Aslında evi yalnızca bir kalp, sığınılacak bir liman, çatısı olan duvarlar diye değerlendirmemek lazım.

Ev insanın hem maddi hem de manevi ihtiyaçlarını karşılayacak, zaman ve mekânı bağımsız olan bir varlık olarak değerlendirilmelidir.

Peki evin neresi?

İnsanın barınma ihtiyacını karşılayacak bir çatısı da olabilir, ruhundaki sızıyı duyabilecek bir kalpte. İnsan için bir şemsiye bile, yağmurdan koruduğu için onun sığınağı, evi gibi olabilir. Onu dertlerden koruyan bir duygu da sığınağı olabilir.

Sırlarını saklayan kalbin de senin evindir. Umutlarının tükenmez bitmez isteklerini biriktirdiğin aklın da senin evindir. Bir fırtınada bedenini koruyan kıyafetlerinde, penceresinden dünyayı izlediğin dört duvar da senin evindir.

Ev dediğin sadece maddi varlıklarla temellendirilecek kadar basit bir kapsamla tanımlanmamalıdır.

Ev dediğin; sığabildiğin, yaşayabildiğin, umutlanabildiğin, mutlu olabildiğin ve mutlu ettiğin yerdir.

İnsan bir kalbe de sığar, bir göze de. İnsan bir daireye de sığar bir malikâneye de. Nereye sığabiliyorsan, nereye sığınabiliyorsan evin oradadır.

Evin nerede? Diye sorarlarsa; sığdığım, sığınabildiğim yer dersin.

İçimdeki Çocuk

Bir hayal perdesiydi sanki hayat
Neydi o hız öyle

Bazen yaşadıklarım
Bazen hayıflandıklarım
Aslında yaşayamadıklarım

Bir perde açılıverdi sanki
Geçmişe götüren
Bir oldu bitti ye getiren
Bitti çocukluk yılları dedirten

Her insanın çocukluk anısı vardır belki
Benim ise anlarım
Bazen korku
Bazen ümit

Hayallerimiz bile olamadı hiç
Bildiğimiz bir şey de yoktu
Tek bildiğimiz gökyüzü
Onun da asıktı hep yüzü

Ne kadar kötü bir zamanmış
Birde özlemle anıyoruz
Gerçi çocuk olamadık
Belki ondan bilmiyoruz

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑