Bugün bir cümle okudum.
“Türkiye’deki en temel iletişim sorunlarından biri, zarif davrandığınız zaman insanların sizi zayıf sanmasıdır.” Diyordu.
Evet, biz toplum olarak öyle bir hale geldik ki; Tebessüm etmekle sırıtmayı, ciddi olmakla somurtmayı birbirine karıştırmaya başladık. Bakışlarımız, bakış açılarımız bizi doğru düşünebilme kabiliyetinden alıkoydu.
ALLAH herkesi insan olarak yarattı, fakat insan olarak kalmayı kişinin kendine bıraktı. İnsanın yaradılışında olması gereken vicdan, izan gibi şeylerde de insanlar kendilerini yoksullaştırdı.
İnsanlar kendilerine bakmayı o kadar çabuk unuttular ki. İyilik acizlik, kötülük bir güç skalası oldu.
İçimizdeki iyilik pınarlarını tek tek kuruttuk. İyiliğin aptallık, güler yüzün şımarıklık olduğuna inanmaya başladık. Doğru bakamayınca hiç doğru göremedik.
Her insanın öğretisi, bilgisi, görgüsü, düşüncesi farklı olabilir. Sizin gibi bakmayabilir hayatın gerçeklerine. Belki sizin için normal görünen, onun için kabalık sayılabilir. Belki de size karşı kibar oluyordur. Niçin size gösterilen kibarlığı hak etmediğinizi düşünerek onu acizlikle suçluyorsunuz?
Neden biliyor musunuz? Küp içindekini sızdırır dışına. İçinde iyilik, güzellik, kibarlık vs. kırıntıları olmayanlara çok yabancı, çok iğreti gelir bu incelikler. Her insan, sahip olduğu duygu ve düşüncesine göre değerlendirir karşısındakini. Anonim bir söz vardır “Ne umarsın bacından, bacın ölür acından.” Kişinin içinde yoksa nezaket, nasıl bilir zarafet.
Sadece aynı dille konuşmak değil, aynı gönlü paylaşmakla olur iletişim. Sıkça kullandığım bir sözüm vardır. İletişim bir sanattır, yerinde kullanırsan seni uçuran bir kanattır.
İyi insanları aptal zannetmeyin olur mu?






