Gece saat 3, günün en sessiz zamanı. Günün ışıltılı yorgunluğu, yerini dinlenmeye bırakmış. Gündüzün yorgunluğunu alan o derin uykunun vakti. Her şey uyuyor. Belki de güzel rüyalar görüyorlardır.
Herkes sakin ve sessiz. Pencerenin önüne sessizce yaklaşıp perdenin arkasına sığınıyorum. Aslında korkuyorum. Issız bir manzaranın karşında, her gün aynı saatte başlıyor gece. Tüm büyüyü bozan bir kıpırdanmayla, yolun karşısında hareketlenmelerin başladığını izliyorum. Bir tarafımda derin bir korku, diğer tarafımda tarif edemediğim bir heyecan.
Eski Man marka kamyonları bilir misiniz? İşte onların uzun kasalılarından. Sessizliği, egzozundan çıkan gürültüyle yırtıyor. Geceye ben geldim mesajı veriyordu.
Kamyonun park ettiği yol ile aramızda büyük bir tarla ve ikinci bir yol vardı. Sanki olanı biteni izlemeliyim, farkında olmalıyım her şeyin. Bakmayın farkındalık anlayışıma, yaşım daha altı veya yedi. Demek ki bazı şeyler, yaşın ipoteği altında olmuyor.
Kamyonun park etmesinin ardından, yavaş yavaş kalabalıklaşan bir ortam oluşuyor. İlk gün çok merak etmiştim bu kadar insan neden gecenin bu saatinde geldi, kim bunlar? Her gün aynı manzara, ben yine perdenin arkasındayım. Beni görmüyorlardı, ama ben onların hareketlerini çocuk ruhunun bana verdiği cesaretle, korkarak izliyordum. Haftalarca izledim. Meraklı bekleyişim fazla uzun sürmedi. Fazla değil, 15 dakika sonra; tak, tak, tak tak tak… Kulağı tırmalayan, yüreğe korku veren, ne kötü sesler.
Ben, gökkuşağını sadece yağmurun ardından açan, güneşin ışıkları zannederdim. Meğer, gece karanlığında silahlar eşliğinde de olabiliyormuş. Bu sayede, bunu da öğrenmiş oldum. Korkumdan gözlerimi kırpabildim mi hatırlamıyorum. Bir duvarın arkasında, hiçbir şeyi kaçırmadan tüm olanı biteni izlemeye çalışırken, acaba soluğumun sessizliği korkutmuş olabilir mi beni? Hem korkuyordum hem merakıma yenik düşüyordum. Hatırlıyorum yaşanan tüm detayları. Hatırladıkça, yaşadığım o anlar gözümün önünde yeniden tekrar ediyormuş gibi acı veriyor.
Şafak sökene kadar devam eden bu durum, karanlığın yerini aydınlığa terk etmesiyle birlikte son buluyor, sabaha kadar yaşanan hengamenin izleri yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Güneşin doğmasıyla yarasaların yuvalarına çekilmesi gibi, herkes bir anda kayboluyordu.
Onların kaybolup gitmesi bendeki izleri de alıp gitmiyordu. İnsan çocukluğunda yaşadığı hiçbir şeyi kolaylıkla unutmuyor. Ya bir tebessümle ya da bir buruklukla hatırlıyor.
Düşünmeden edemiyorum. Sabaha kadar camın önünde ayakta ve soğukta nasıl beklemişim, canımın hiç kıymeti yokmuş gibi. Belki de yoktu. Çok düşündüm biliyor musunuz? Beni hiç merak eden olmamış. Acaba ben buna nasıl dayandım, çocukken bunları akıl edemiyorsunuz. Sabaha kadar zamanınız böyle geçiyor ve sabah okula gitmeniz gerekiyor. Tabii gidebilirseniz. Ne zor günlerdi. Bunları hatırladıkça gözüm yaşarıyor.
O zamanlarda acaba her yer, herkes mi böyle diye düşünürdüm. Gerçi farklı yerleri görme imkânımız hiç olmadı ama, merak işte. Biz sokakta bile rahat oyun oynayamazdık ki, başka yerlere gidelim, başka insanlar tanıyalım. Sonra öğrendim başka yerleri de başka insanların hayatlarını da. Başka dünyalar ve başka insanlar tanıdım, sıcacık sevgi yorganının altında, güvenli ve huzurlu bir çocukluk geçirmişler.
Ya ben? Kalabalıkların arasında hep yalnız yaşamışım. Ne kıskanılacak bir hayatım olmuş ne de kıskanabileceğim tanıdıklarım. Şikâyet etmiyorum, sadece dertlenip hüzünleniyorum. Ne yapalım, bizim nasipte buymuş. Herkesin canı sağ olsun.





Yorum bırakın